-Şayet RTE fikir değiştirmez ise- 12 Haziran 2011’de yapılacağı ilan edilen seçime 1 Ocak’tan itibaren altı ay 12 gün kaldı.
Bu süre göz açıp kapayıncaya kadar geçer.
AKP şimdi toplumun hemen her kesimine hoş görünecek yaptırımlar açıklıyor.
Ana muhalefet ise iktidara geldiğinde toplumun her kesimine verebileceği olanakları saptamaya çalışıyor.
Vaat yağmurları başladı.
Hükümet örneğin önceki gün öğrencilere, çiftçiye köylüye hoş görünecek kimi yaptırımlarının 1 Ocak’ta, yeni yılla birlikte yürürlüğe gireceğini açıkladı.
Büyük müjde asgari ücretle ilgili. Yılda 56.5 TL arttırılıyor!
***
1946’dan beri kaç seçim, kaç iktidar geldi geçti.
Demokrasimizin vaatler açısından en renkli genel seçimini 14 Mayıs 1950’de yaşadık.
Bu seçimde tek başına iktidarı aklının ucundan geçirmeyen Demokrat Parti’nin vaat yarışındaki hamleleri, günümüzün siyasal partilerine öncülük etmiş sayılabilir.
Örneğin DP, sigarayı beş kuruşa indireceğini ilan etti. Kimi siyasetçiler ise sade vatandaşın ağzını hayretten bir karış açık bırakan vaatlerde bulundu.
Hayali hayli geniş bir politikacımız, Ankaralı seçmenlere liman vaat edecek kadar ileri gidince, izleyiciler “Ama Ankara’da deniz yok ki…” diye uyardı. Ufku geniş politikacı, duraksamaksızın karşılık verdi: “Denizi de getireceğiz, denizi de!..”
Bugün din üzerinden oy kapışması, dinin siyasette kullanılması demokrasinin ilk yıllarında partilerin kullandıkları malzemeydi.
Toplumun eğitim görmemiş büyük yüzdesi laiklik nedir ne değildir bilmediği için kimi siyasetçiler, örneğin CHP gâvur diye damgalanıyordu.
1950’den sonraki ilk ara seçimde ana muhalefetin genel sekreteri Kasım Gülek, Bilecik’ten adaydı.
Bir DP mitinginde Gülek sünnetsiz gâvur ilan edildi.
DP’den sonra aynı alandaki CHP mitinginde Gülek konuştu ve DP’lilere “Görmek isterseniz buyurun göstereyim” diye eliyle iki bacak arasını işaret etti.
DP, sünnetsiz gâvur söylemini bir daha kullanmadı.
CHP’nin yayın organı Ulus adına genel sekreteri izliyordum. Gülek; sünnetli-sünnetsiz tartışmasındaki el hareketini ayrıntılarıyla haberleştirmemi isteyince ne yapacağımı şaşırdığımı itiraf etmeliyim.
Aynı ara seçimde Denizli’den CHP adayı olan Cemil Sait Barlas, çok az farkla seçimi yitirmişti. O sırada CHP yöneticileri, Barlas’ın başarısının nedenini halkla birlikte namaz kılmasına bağlamışlardı.
Devlet kuran Halk Partisi’ni, 1950’deki ağır yenilgiden sonra halkla buluşturan, halkın partisi yapmaya çalışan siyasetçi yurdun hemen her yöresine giden Gülek’ti.
Halk Partisi’ni halkla buluşturan ikinci siyasetçi Ecevit’ti.
1950’den beri partiyi halkla buluşturmaya soyunan üçüncü önder de Kılıçdaroğlu!
***
Yıllardır aradığı hedefe bir türlü ulaşamayan demokratik özgürlüklerimiz 1950’den beri hiç gündemden düşmedi.
1950 iktidara gelmeden önce Bayar’lar, Menderes’ler DP’yi destekleyen basına öyle özgürlük vereceklerdi ki… gazeteciler devlet yöneticilerinin yatak odalarına bile girecek, yazacaktı.
Tek başına DP iktidarı basını yatak odaları yerine tutukevlerinde konuk etti!
Bugün değişen nedir?
Kimi maddi olanaklara dayanan vaatleri kullanan AKP’nin DP’den farkı yok.
Basın özgürlüğü konusunda ha DP ha AKP!
Menderes de bugünküler gibi halka kimi maddi olanaklar sağlanırsa demokrasinin, her alandaki özgürlüğün çöp sepetine atılabileceğine inanırdı.
Bugün AKP hükümetine egemen olan görüşler Menderes’ten farksız!
Günümüzün Başbakanı, Menderes’e oranla daha Müslüman!
Vatan Cepheleri kuran Menderes’lerin bizden olanlar-olmayanlar ayrımcılığını kökleştiren AKP (RTE), DP’den birkaç adım önde. Şöyle:
AKP, laikler-laikliğe karşı olanlar ilk ayrımcılık hareketini başlattı. Etnik ayrımcılığa yol açan, açılım adı altında ülkeyi bölünmeye taşıyan Türk-Kürt, iki dil ayrımını başlattı.
***
Ben Türk’üm diyemeyen bir Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı düşünebilir misiniz? Örnek 8 yıldır başbakan!
Son bütçe görüşmelerinde iki dil, demokratik özgürlük gibi üniter devletin temellerine dinamit koyan BDP dayatmalarına karşı görüş açıklarken RTE; bir ara “bu millet” dedi.
MHP sıraları “Hangi millet?” diye sordu. RTE yanıtladı: “Türk milleti!”
MHP alkışladı ama Türk milleti diyen RTE, yeri gelmişken “Ben Türk’üm” diyemedi.
Aydınları, gazetecileri Silivri’ye atmış. Devletin önemli kurumları AKP kafasına konuşlandırılmış. Basın susturulmuş. İktidarın valileri devlete değil partiye hizmete adanmış. Yargı yarınından kaygılı.
Bilimsel, düşünsel özgürlüklerin yatağı üniversitelerde öğrenciyi kapıda polisin aramasını üniversite yönetiminin istediği bir ülkede demokrasi yerine, ancak faşist kafalar çağının yaşandığını söyleyebilirsiniz.
Şunu da söyleyebilirsiniz: DP ile AKP’nin yok birbirinden farkları…
Cüneyt Arcayürek
30 Aralık 2010