HERHALDE vaktiyle kendimize “asker milletiz” dediğimizden olacak, olur olmaz her mücadeleye “savaş” demeyi pek severiz; sıtma savaşı, verem savaşı gibi.
Şimdi, çok şükür, gerçek savaşa benzer ciddi bir tek sorun kaldı: Terorizmle savaştığımızı söylüyoruz.
Hem de şehitler vererek, acılar çekerek, matemler tutarak.
Ama, İkinci Dünya Harbi’nden beri bütün savaşların temel düsturu olan bir kuralı unutarak: Unutuyoruz ki, bu çağda her savaş, ister silahlı, ölümlü olsun, ister sağlık ya da eğitim gibi alanlarda kullanıldığı mecazi anlamda söylensin: Artık her savaş “topyekûn” olmak zorundadır.
Yani, hangi anlamda alınırsa alınsın, her savaş kararı hedefin üzerine bütün gücünüzle gitmeyi, her yanını, her boyutunu, her uzantısını göz önünde tutarak, eksiksiz, toptan, “total” olarak bütünüyle.
Belki de bu kuralı unutuyor oluşumuz, en ciddisinden en mecazisine kadar, artık hiçbir savaşı tam bir tutarlılıkla, her cephesine önem vererek, uyumlu biçimde yürütecek bir devlet felsefesine, mekanizmasına, hukuk yapısına, hatta amaç bütünlüğüne sahip olamayışımızdandır.
Gerçek anlamına en yakın olarak adlandırdığımız “terorizmle, terörle, teröristlerle savaş” durumunda bile topyekûnluk var mı?
Siyasal partilerimiz arasında bu savaşın anlamı, hedefi, kapsamı, gerekleri ve sonuçları bakımından görüş birliği var mı?
Bırakın partiler arasını, muhalefet ve bazen iktidar partisinin içinde de değişik yaklaşımlara rastlanmıyor mu?
Ya da bambaşka bir açıdan bakalım: Başka hangi ülke vardır ki, mecazi olmayan, ölümlü bir savaş içinde olsun da öyle bir ülkenin medyasındaki cepheleşme sivil-asker ilişkisini, ulusal özgüveni ve kurumlar arası uyumu böylesine bozucu boyutlara ulaşmış olabilsin?
Mümtaz Soysal
31 Ağustos 2011