İnsan doğadaki her şeyde özgürlükten bir parça bulur… Selam vermeden geçen bir bulut kümesi… Havalandırmayı yalayıp geçen öğle güneşi… Tepemizi çevreleyen tel örgüleri kuş ormanına çeviren serçeler…
Ama ille de rüzgâr… Ona ne demir parmaklıklar söker, ne koca duvarlar… An gelir yüzünü okşar geçer, bir avuç alıp
tutmak istersin, kaçıp gider… O an bakmışsın ensendedir…
Haftada 50 dakika, daha geniş alanda yaptığımız spor, biraz da rüzgârla koşabilmek içindir…
Eylül “spor saatleri” öyle oldu… Biraz iyot kokusu, biraz yağmur kokusu, rüzgârın içindeydi tüm gökyüzünün dokusu…
Bizim kuruyan otlar, iki haftalık ayrılıkta nasıl da değişmişler… Eylül yağmurları, köklerine can, dallarına ince yapraklar getirmiş.
Rüzgârla dans etmeleri ne hoştu…
***
Bir kitabın sayfaları nasıl rüzgârla birlikte yaprak yaprak uçuşursa, beynimde de bir dizi rüzgârlı sözcükler uçuştu…
Ne güzel sözdür:
Yönü belli olmayan gemiye hiçbir rüzgârın faydası olmaz!
Rüzgâr, toplumsal hareketler içinde çok sık kullanılan bir tanımlama terimidir…
Şu sözü nerede okumuştum:
Değişim rüzgârları esmeye başlayınca, aptallar duvar örer, akıllı insanlar rüzgâr değirmeni kurar!
Yeni bir yüzyıl başlamışsa, pek çok şey değişiyorsa; akılcı olan, özünü, benliğini yitirmeden onu karşılamak, kendin için kullanmak… Aksi halde değişim rüzgârının önünde savrulan kuklalar akıl hocalığına soyunuyor!
Ne zaman rüzgârla ilgili bir şey yazmak, bir şey söylemek istesem aklıma ilk, 1982 yılındaki Ege Denizi anım gelir.
Dokuz Eylül Üniversitesi Deniz Bilimleri ve Teknolojisi Enstitüsü’nün Piri Reis adlı araştırma gemisi o günlerde ne zaman Ege Denizi’ne çıksa Yunanistan’la aramızda sorun olur.
Bu çıkışlardan birine üç gazeteci katıldık. Urla’dan ılık bir mart akşamı ayrıldık.
Hava tam Ege martı… Açıp kapatıyor… Bir ara tersine döndü. Gökyüzü tümüyle kapattı. Tepemizde kara bulutlar oynaşıyor. Bir de rüzgâr çıktı, güvertede durabilene aşk olsun. Bir ara Gökçeada’nın Kuzu Limanı’na sığındık.
Ertesi gün yolculuk yine kara bulutlarla başladı. Günün ilerleyen saatlerinde ikinci kaptan güler yüzle yanımıza geldi. “Birkaç saat içinde gökyüzü pırıl pırıl olacak” dedi.
Gün ortası adeta akşam saati gibiydi. İnanmak zordu ama söyleyen de ikinci kaptandı.
Her şey ikinci kaptanın dediği gibi oldu. Akşamüzeri gökyüzü denizden daha maviydi.
Kaptan bu doğal mucizeyi şöyle anlattı:
“Saatlerdir rüzgâr esiyordu. Gökyüzü hep kapalıydı. Çünkü bütün gökyüzü bulutlarla kaplıydı. Bu havada gökyüzünde avuç içi kadar bile açıklık olsa, rüzgâr gökyüzünü yırtar, açar…”
***
Demek ki asıl olan kara bulutların çokluğu değil, avuç içi kadar da olsa bir açıklık yakalamak ve bir rüzgâr estirmek.
Bu başarılabilirse, kara bulutlar azmış çokmuş, hiç önemi yok.
Türkiye’nin önümüzdeki dönemine bu pencereden bakmak akılcı ve gerçekçi.
Avuç içi kadar aydınlık önemli bir başlangıç.
Avuç içi kadar!..
Her şey avuçlarımızın içinde…
Mustafa Balbay
25 Eylül 2010