Öyle bir dönüş yapıldı ki Lizbon’dan, sanki müthiş bir diplomatik savaş kazanılmıştı. Gül, NATO’nun çöküşünü önleyip onurunu koruyan büyük kahraman gibiydi. Neymiş, balistik füzelerin yerleştirilmesi konuşulurken komşu İran’ın adı metne geçirtilmeyerek Tahran’ın endişesi de giderilmiş.
Oysa, konuyu biraz bilen bilir ve konuyu çok iyi bilen Onur Öymen de defalarca vurguladı ki hep oybirliğiyle alınan NATO kararlarında ülke adı hiç zikredilmez. Gün gibi aşikâr olan şimdiki konjonktürde buna gerek de yoktur. Lizbon’a niçin gidildiğini ve neyin nasıl kararlaştırılacağını herkes öngörmekteydi. Böylesine doğal bir durumu devlet başkanı olarak sahiplenip kendi kendine övgüler düzmek Türk diplomasisinin ününe yakışır mıydı?
Üstelik, yapılmaya çalışılan işin özü de değil Türkiye’ye, ortaklığın herhangi bir üyesine fazla şeref getirecek türden değil. Alt tarafı, hayli zorlamayla yaratılmış yapay bir vehimden yararlanılarak yeniden pahalı bir silahlanma dönemine giriliyordu. Amerikan sanayiinin birkaç dalına birden iş yaratarak ekonomiyi ayakta tutmaktan başka yararı olmayacak bir girişimdi bu.
Öyle anlaşılıyor ki devletlerarası bir toplantıda ülkesinin “başarı”ları göklere çıkarılıp krize dayanıklılığı, büyümesinin hızlılığı ve bölgesindeki çöpçatanlık çabaları abartılarak övüldükçe devlet başkanı da sevindirik olmuş ve ölçüsüz bir iyimserliğe kapılmaktan kendini alamamış.
Ekonomideki cari açığın gitgide büyüdüğünü, dışalıma dayalı bir dışsatım politikasının kırılganlığını, AB’ye tam üyelik görüşmelerindeki oyalamanın yüz kızartıcılığını unutarak.
Ama yalnız iktidar politikacılarına özgün bir kusur değil galiba bu. Hepimizde böyle zayıf bir yan var: Dışta övüldükçe kendimize eleştirici gözle bakmaktan uzaklaşıveriyoruz kolayca.
Hep hor görülmüş ve dışlanmış olmanın bıraktığı bir kompleksin sonucu mu? Özgüven eksikliği mi? Yönetenlerimizin yönettikleri halka kendilerini yabancı tanıklığıyla gerçekte olduklarından daha önemli gösterebilme çabası mı?
Yönetilenleri böyle aldatmanın şu sakıncası var: Yaratmak istediğiniz yanılsamaya sonuçta siz de inanmaya başlıyorsunuz ve zamanla kendi boyunuzu aşan işlere kalkışabiliyorsunuz.
Başka bir deyişle La Fontaine’in “Tilkiyle Karga” masalındakinden de kötü bir durum söz konusu. Masalda tilkice övülen ve sesinin sahiden güzel olduğuna kanıp ağzını açan karga, gagasındaki peynirden olur.
Kendi övgüsüne kendi kanan devlet adamının gitgide açıldıkça toplumuna kaybettirecekleri keşke peynir kadar değersiz olsa.
Mümtaz Soysal
22 Kasım 2010