Sorulmayanı soracaktı. Yazılmayanı yazacaktı. İktidar borazanı olmayacak; “kurulu düzenden-statükodan” yana durmayacak tam tersine “eski köhnemiş yapıyı sarsıp sallayacak” halkın aklından geçen soruları; eğmeden, bükmeden, gizlemeden, çekinmeden ve son yıllarda yapıldığı gibi “İddiaları jöleleyip yumuşatmadan; yiğit yiğit soracaktı. Beklenti buydu. Başbakan çağrılmıştı.
Günlerce önceden duyurulmuştu.
Başbakan TV’ye çıkacaktı.
Gazeteci Yiğit de soruları çakacaktı.
Saygıda kusur etmeden Başbakan’ı sıkıştıracak ve hem de ona kendini savunma, iddiaları çürütme imkanı verecekti. TV başına toplanacak olan vatandaşa; Başbakan’ın önceden hazırlayıp Yiğit bana bunları sorsun diye gönderilmiş sorular” izlenimi de kesinlikle yaratmayacaktı.
Halk da işte gazetecilik bu diyecekti.
Çok acı! Ne yazık ki böyle olmadı.
İnsan üzülüyor. Jöleli gazetecilik şahlandı.
Bende utanma hissi bıraktı.
Jöle biliyorsunuz, dik duran-taranmakta direnen erkek saçlarını ehlileştirmek ve yamru-yumru-patatese benzeyen kafa biçimlerini Hollywood sinemasının yakışıklı jönlerinin başlarına benzer hoş ve çekici görüntü vermek için kullanılıyor.
Yerinde sürülünece iyi de oluyor. Fakat yazı yazarken, muhabirsen haber kovalarken, TV programcısı isen “Başbakan’la Söyleşi” yaparken jöleyi fazla kaçırdın mı; duru-doğal-bağımsız-tarafsız objektif gazetecilik ölüyor.
Jöleli gazetecilik hortluyor.
Yiğit Bulut Başbakan’a sadece çanak sorular sordu. Başbakan’ın seçim meydanlarında söyleyegeldiği ve her akşam yüzlerce TV kanalından yayınlanan (….) lafları tekrarlattı, programı bitirdi.
Başbakan’la uyumlu. Eski düzenden yana. Statükodan taraf! Sayın Başbakan, oğlunun satın aldığı villada oturuyorsun, halk merak ediyor. Senin oğulların bu villlaları nasıl hangi kazançla aldı? Siz ne kadar kira ödüyorsunuz? Oğullarınız kira gelirlerinden vergi veriyor mu? Bu villaların arazisinin bir bölümü Hazine’ye ait diye bir iddia var. İnelediniz mi? Doğru mu, doğruysa hazine arazisi sizin aileye villa yapan Rizeli hemşeriniz müteahhide nasıl transfer oldu?
Ve Sayın Başbakan “Davalardan beraat ettim” diyorsunuz, niçin anayas adeğişikliğen “Dokunulmazlıkların kaldırılmasını” da koymadınız? Sayın Başbakan 2009 yılı mal varlığınız ile 2010 mal varlığınız arasında yüzde 70 artış görünüyor, size piyango mu çıktı, bilinmedik bir miras mı kaldı? Sayın Başbakan sizden önceki hükümetlerin Anayasa’ya koydukları bir maddeye dayanarak ‘hem ayda 4 bin 917 lira emekli maaşı ve hem de 10 bin 500 TL milletvekili maaşını birlikte” alabiliyorsunuz. Diğer memurlar ise başka işe girdiğinden emekli maaşları kesiliyor. Bu sadece size ve milletvekillerine tanınmış imtiyazı kaldırmak için Anayasa değişikliğine bu konuyu niçin koymadınız? Sayın Başbakan Anayasa değişikliklerini oldu bittiye getirerek ve milli iradeyi temsil etmeyen bir acelecilikle referandum sürecine soktunuz; bu yaptığınız demokratlığın neresine sığıyor? Sayın Başbakan, ‘medya tekelini kırdım’ diyorsunuz ama damadınızın müdür olduğu gruba ATV ve Sabah’ı alması için devlet bankalarından kredi çıkarttınız.
Bu tür yüzlerce soru sorulabilirdi. Bir tanesi bile sorulmadı, Yiğit Bulut, genç yetenekli, iyi eğitimli, başarma arzusuyla dolu, çalışkan bir gazeteci… Soran sorgulayan dik duran, bağımsız, çanak yalamayan bir gazeteciliğe meyletmesi gerekirdi.
Niçin jöleciliği seçti?
Yiğit Bulut bence kurban!
Ondan çok daha tecrübeli, neredeyse babası yaşındaki eski şöhretli gazetecilere baktı. Onlar “Başbakan yanağı okşuyorlar” ve yazı yazdıkları gazetelerin patronlarının diğer sektörlerdeki işlerine zararı dokunmayacak, iktidar öfkesi çekmeyecek fakat pahalı şaraplar içip Boğaz yalılarında oturacakları çok bol maaş da getirecekr “muhalefeti, muhalefete yapan gazetecilik” yapıyorlar. Yiğit Bulut da gazeteciliği muhalefete muhalefet yapma, iktidara ise çanak olma rezilliğine indiren gazeteciliği örnek aldı, jöleciliğe kurban gitti.
M. Barlas, E. Özkök, H. Cemal, Z. Mutlu, E. Babahan, A. Hakan, F. Koru, N. Ilıcak, C. Çandar, A. Altan, M. Altan, O. Gönensin, E. Ardıç, E. Dumanlı, Ş. Alpay, Y. Çongar, H. Uluengin, S. Yaşar, T. Akyol, E. Şafak, M. Türköne, E. Aköz ve şimdi aklıma gelmeyen ağabeyllerinin seçtiği yola saptı.
Yazık oldu Yiğit’e!
Necati Doğru
SÖZCÜGAZETESİ
18.08.2010