Bugün ZULÜMHANE kitabının öyküsünü kısaca paylaşmak istiyorum.
Geçen haziranda duruşmalara 66 günlük ara verilince koğuşta hücreme çekildim, kendimle uzunca bir sohbete
giriştim:
“Balbay arkadaş, bu yaz da buradasın, sonrası belli değil. Yeni bir yaşam- mücadele planı yapman gerekecek…”
- Haklısın… Burası için Silivri dolum tesisleri diyorsun. Her aya bir konu belirleyip bolca okuyorsun, doluyorsun…
“Sözü getireceğin yeri anladım. Doluma devam ama artık üretim tesisleri de kurmak gerekecek…”
- Aynen öyle… Nasıl yapalım?
“Birinci yıl doldu, geçti. Burayı yazmak sorumluluğu var. Sadece kendini yazman da olmaz…”
- Bu üretim işi bir süredir benim de kafamı kurcalıyor. Arkadaş, üç kitaplık bir plan yapalım. Birincisi ana hatlarıyla davanın durumunu, savunmanı ve buradaki yaşamı içersin…
“Nasıl bir takvim yapalım?”
- 1 Temmuz’da düğmeye bas, 1 Ekim’de teslim et. Sana 3 ay süre… Tümüyle elle yazacaksın, yetiştirebilir misin? İddianameleri yeniden okuman, pek çok kitabı, belgeyi gözden geçirmen gerekecek…
“Karar verdik mi yetiştiririz. Duruşma salonunda yazarız… Bu kitap okura istediğimiz ölçüde ulaşırsa, 1 Kasım-1 Şubat arası 3 aylık dilimde ikinci kitabı yazarsın, 1 Mart-1 Haziran arasında 3 ayda da üçüncü kitap… Anlaştık mı?”
- Anlaştık da bir şey kafama takıldı. Birinci kitap tutmazsa ikinciyi, üçüncüyü yazmayacak mısın?
“Olur mu öyle şey… Dağ başında bir sümbül ille birileri gelip koklayacak diye mi açıyor, kokusunu yayıyor? Kendisi istediği için, kendi gücüyle bunu yapıyor. Ben sözün gelişi söyledim. Üç kitap birbirini bütünleyen Silivri üçlemesi olacağı için ilkinin çok okura ulaşması şevkimi arttırır…”
***
Sağ el, sol el, koğuş, mahkeme salonu derken ilk kitap, planladığım takvimde bitti, basıldı. El yazımı okuyup dizenden grafik tasarımına kadar Cumhuriyet Kitapları’ndaki tüm arkadaşlara ayrıca teşekkür ediyorum.
Şimdi ikinci kitabın sancıları gün 24 saat beni bırakmıyor.
4 Kasım Perşembe günkü Cumhuriyet Kitap ekinin kapağında “ZULÜMHANE 10 günde 15. baskı” ilanını görünce, başlangıç hedefi tamam dedim kendime.
Tutukluluk koşullarını fırsat bilip, hapishaneden ulaşmanın olanaksız olduğu bilgisayar ortamlarında akın akın saldıranlara karşı topluma derdimizi bir ölçüde anlatmış olduk.
Amaçlarımın başında, belgelere boğmadan, kendimi savunma sıkıcılığına saplanmadan kitabı okunabilir kılmaktı. Kitabı basımdan önce gören Orhan Bursalı, “rahat okunur” demişti. Basımdan sonra ilk yazı yazanlardan Yiğit Bulut, cümleye “soluk soluğa okudum” diye başlayınca, Orhan Birgit de aynı cümleyi kullanınca, “arkadaş bu amaca ulaştın” dedim.
Zeynep Oral’ın kitabın edebi yanına ilişkin değerlendirmesi hayallerimin ufkunu okşadı.
Emre Kongar’ın içeriğe ilişkin sıraladıkları kitapta olmasını arzu ettiğim yelpazenin renklerini cilaladı.
Nail Güreli’nin, Tufan Türenç’in kitaptaki dava bölümlerine ilişkin yorumları okura ulaştırmak istediklerimin en önemli yanlarıydı.
Aman, “Balbay almış övgüleri kanatlarına, havalarda” demeyin. Tam tersi, bunlar benim başıma tatlı bela, çünkü yapmak istediklerim artıyor!
***
Okur mektuplarında da ağırlık kitaba dönük olmaya başladı. “24 saat içinde okudum” cümlesi en çok rastladıklarımdan…
Urfa dolaylarından bir yurttaş, “buralarda neden kitapçı yok” diye soruyordu…
Her yazar elbette çok okura ulaşmak ister. Ancak ZULÜMHANE’nin binlerce okurun elinde olmasını en çok İlhan Selçuk için istiyorum.
Ona terör örgütü yöneticisi, bana da terör örgütü üyesi yaftası yapıştırmak isteyenlerin nasıl bir iddianame hazırladıklarını, dava sürecinin kabul edilemezliğini, iki yılda yaşadıklarımı ve başımı hiç öne eğmediğimi bütün çıplaklığıyla kaleme aldım.
İlhan Ağabey…
Bir kez daha söz veriyorum…
Davamızı kaybetmeyeceğiz!
Mustafa Balbay
27 Kasım 2010