Gizli bir kıyıda oturup düşünmek uzun uzun…
Bir öyküyü dinlemek, Türkiye’de yaşananları gözlemek.
Sonra kalkıp kumsalda yürümek tek başına.
Dinci ve tarikatçı gazetelerdeki haberler, bavul dolusu belgelerin bir gazetecinin eline geçmesi ve savcılara verilmesi…
Açılan soruşturmalar…
Mustafa Balbay, Tuncay Özkan, Hikmet Çiçek kaç yıldır Silivri’de yatıyor?
Genç gazeteciler Deniz Yıldırım ve Ufuk Akkaya on aydır neden içerideler? İki genç gazetecinin suçu nedir, bilen var mı?
Birileri ortam dinlemesi yapıyor, diğerleri bavul dolusu belgeleri topluyor demokrasi ve özgürlüklerin simgesi oluyor, Ufuk ve Deniz, Başbakan Erdoğan’ın bir işadamıyla yaptığı görüşmeyi Aydınlık dergisinde yayımlıyor ve cezaevine giriyor.
Bu mudur hukuk devleti olmak? Yine mavi bir gökyüzü altında ya da o kıyı kasabasında tek başına kıyıda dolaşırken YAŞ kararlarını, Türkiye’nin içinde bulunduğu durumu düşünüyorum.
Oysa Demokrasilerde uzlaşma kültürü vardır, “biat kültürü” değil.
28 Şubat’tan e-muhtıra verenlerden hesap soramayanlar, TSK’nin geleneksel yapısını bozarak demokrasi ve özgürlük gibi kavramları ortaya atıp var olan dengelerle oynayamazlar.
Askeri darbelere karşı çıkarken sivil darbeleri görmezden gelemeyiz, ülkedeki dinci ve tarikatçı yapılanmayı göz ardı edemeyiz.
20’li yaşlarda ki iki genç gazetecinin tutuklanmasını birkaç köşe yazarı dışında kimse yazmıyor…
Bir kez daha soruyorum;
“ Suçları ne?”
Gazetelerinde, internet sitelerinde ortam dinlemelerini yayınlayanlara, el altından dağıtılan belgeleri yayımlayanlara Ufuk’a Deniz’e yapılan işlem niçin yapılmıyor?…
Basın Özgürlüğü, insan hakları, temel hak ve özgürlükler
Bu çifte standart neden?
Hep yazıyorum, yazmayı da sürdüreceğim.
Türkiye de öç alma, bir başka deyişle linç kültürü, kışkırtmalar tüm hızıyla sürüyor, sapla samanı karıştıranlar “provokasyon” diyerek olan bitenlerin üstünü örtmeye çalışıyor.
Önce İnegöl, ardından Hatay Dörtyol’da yaşananlara arkadaşımız Mustafa Sönmez’in koyduğu tanı yerli yerindedir.
Ben de aynen böyle düşünüyorum.
Bizim kuşağımız kışkırtmaların nasıl olduğunu kimler tarafından örgütlendiğini çok iyi bilir.
Zaman zaman bunları köşeme taşımışımdır.
Madımak yangınında asker ve polisin olaylara seyirci kalışı, tekbir getirip oteli yakan canileri seyredişini unuttuk.
Gazi mahallesi olaylarını anımsamıyoruz bile..
1980 öncesine gitmiyorum.
Son 20 yıla baktığımızda yaşananlar, Malatya Zirve Yayınevi’ni basanlar, Trabzon’da rahip Santoro’yu öldürenlerin arkasında kimler vardı, bulunabildi mi?
14 yaşında ki O.A “ Rahibi öldürmem gerek” diye mi kilisenin kapısını çalmıştı?
Ya Hrant Dink cinayeti?
Necip Hablemitoğlu evinin bahçesinde bir silahla öldürüldü. Bırakın cinayetin arkasında ki güçleri sekiz yıldır tetikçiler bile bulunamadı.
Bir kayanın üzerine oturdum ve deniz dalgalarını seyrediyorum, seslenip yanıt alamadığım sessizliğin içinde…
Mustafa Sönmez ne diyordu bir yazısında:
“ AKP hükümeti gerilimden beslenmek, referanduma ve seçimlere bu tehlikeli politika üzerinden gitmek istemektedir.”
AKP’nin demokrasiyle özgürlüklerle, faili meçhul cinayetlerle, devlet içindeki çetelerle bir işi yok.
CHP İçel milletvekili Ali Rıza Öztürk’ün faili meçhul cinayetlere ilişkin verdiği meclis araştırma önergesinin AKP oylarıyla reddedildiğini ne çabuk unuttuk.
Hem İnegöl’de Hem Dörtyol’da yaşananları kışkırtıcılık olarak nitelendirmek doğru değildir. Orada salt BDP ilçe örgütü değil, ÖDP ve EMEP ilçe örgütlerinin büroları da tahrip edilmiştir.
Bir toplum linç kültüründen demokrasi kültürüne geçmediği sürece temel hak ve özgürlüklerden söz edemezsiniz.
Etnik milliyetçilik üzerine yapılan politikalar ancak ve ancak emperyalizmin ağababası ABD’nin işine yarar.
Türkiye ikiye bölünüyor ama biz bunun ayrımında değiliz.
Bu sözlerim salt Türkler ve Kürtler için değil tüm etnik kimlikler için geçerlidir.
Demokratik bilinç, kardeşlik, barış ve özgürlükle tümleştiğinde halkların kardeşliği olur.
Bölünmeden “bölgesel demokratik özerklik” gibi maceracı bir tutum takınmadan Yugoslavya’nın başına gelenleri anımsayarak demokrasi bilinci ve özgürlükleri geliştirebiliriz.
Hani Irak ve Afganistan’a demokrasi, barış, kardeşlik gelecek diye kimi aklı evvel yazarlar yıllar önce bas bas bağırıp yazıp çiziyorlardı ya…
Gözlerinizi önce Bağdat’a ardından Kabil’e çevirin, Yabancı televizyonların hazırladığı belgeselleri izleyin.
Kolları, ayakları kopan binlerce çocuğu, genci, yaşlı kadın ve erkekleri görün.
Ve liboş tayfanın o yıllarda yazdıklarını anımsayın.
Yugoslavya’yı düşünün birazcık belki kendinize gelirsiniz.
Kör milliyetçilikle başlarına neler geldiğini göreceksiniz.
Bir kıyı kasabasında yarım kalmış bir cümle gibi, parçalanmış duygular içindeyim.
Kaygılıyım kaygılı
YAŞ’tan çıkan kararlar sivil devrim mi oldu, yoksa darbeciler mi temizlendi?
Bunları, yaşayacağımız süreç gösterecek.
Hikmet Çetinkaya
CUMHURİYET
06. 08. 2010