İnceden yağmur yağıyor… Gecenin gözlerine benziyor bulutlar simsiyah… Bolu yakınlarında sis iniyor..
Aşınmış sözcükleri arıyorum, çocukların bakışlarındaki sessizliği, gün doğumunu, bir çığlığı, düşüncenin kendi içindeki çığlığını.
Bir zaman tünelinden geçiyorum belki, İzmit Körfezi’ni seyrederken.
Yağmur hızlanıyor birden…
Bir çay molasında üşüyor ellerim…
Yüreğimin derinliğindeki o haylaz, hırçın çocuk yine başkaldırıyor.
Cumhuriyet Bayramı törenleri yarına bırakılmış İstanbul’da yağmur ve fırtına yüzünden.
Günün anlam ve önemini vurgulayan “Cumhuriyet Bayramı” mesajlarını okuyorum İstanbul’a girerken.
Cumhuriyetimizin 87. yıldönümü, Anıtkabir’de yapılan törenler ve mesajlar…
Tüm mesajlar birbirinin aynıdır, Anıtkabir’de Ata’nın huzuruna çıkıldığında, deftere yazılanlar da.
Laik demokratik Cumhuriyet sonsuza dek yaşayacaktır, tümlüğümüz korunacaktır, filan filan…
***
Gazetede odamdayım, acıların üzerine bir yazı yazmak istiyorum…
Yaşamın o derin sularında dolaşmak, şöyle yaşadığımız 30 yılı değerlendirmek, devlet içindeki örgütlü silahlı güçleri anlatmak.
Hrant Dink’i öldüren tetikçi Ogün Samast çocuk mahkemelerinde yargılanırken, ona “Haydi yavrum bitir şu işi” diyen amcalar ağabeyler, görevleri başında olacaklar.
İçime bir hüzün düştü…
Kimsesiz kıyılar, yapayalnız yüreklerle doludur böyle yağmurlu ve soğuk günlerde…
Solmuş bir acıma ve sevgisizlik, çoktan sönmüş bir Çobanyıldızı ya da fener gibidir.
Tarihin aynasında unutulan Kurtuluş Savaşı, emparyalizme karşı bir başkaldırıdır ama tarihçi olarak geçinen çok sayıda zibidi, bunun anlamını nedense kavrayamaz.
Bunlar Nâzım’ın şiirlerini okurlar zaman zaman…
Okurlar da “Kurtuluş Savaşı Destanı”nı nedense bilmezden gelirler.
***
Odamın penceresinden perdeleri çekip gökyüzüne bakarken, o savaşın kahramanlarını anımsıyorum bir de o bilindik mesajlara bakıyorum.
Neredeyse hepsi aynı…
Laik demokratik Cumhuriyeti gerçekten koruyup kolluyor muyuz, yoksa altını mı oyuyoruz…
Neredeyse 60 yıldır altı oyuluyor bu temelin…
Temel sağlam, bir türlü yıkılmıyor Cumhuriyetin yapısı.
Gözlerimi yumup bir geceyi düşünüyorum sönen çoban yıldızını ve sönmüş feneri.
Sönen ışıklar denizcilerin gözleriyle ışıldarken onları neden tutukladıklarını düşünüyorum.
Ben bunları düşünürken yarın (pazar) Cumhuriyet Pazar derginin yönetmeni Ayşe Yıldırım’ın Andrea ve Bekir Coşkun’la yaptığı iki sayfalık röportajı takılıyor gözüme… Yüreğimdeki yaramaz çocuk yine kıpır kıpır etmeye başlıyor.
Bugün değil yarın söz edeceğim Andrea ve Bekir’in Ayşe’ye anlattıklarından.
***
Daldan dala atladığımın farkındayım…
Ben yağmurlu, sıkıntılı, grileşmiş gökyüzünü ve sabahları değil, mavi gözleriyle sevgiyi, aşkı getiren, insanı gülümseten, coşku ırmağına dönüştüren gün ışığını seviyorum.
Dağlarda açan çiçekleri, sessizliğin içinden fışkıran kelimeleri ve onların oyunlarını…
Aydınlanmayı, Cumhuriyet devrimlerini, çağdaşlığı, bireyin özgürlüğünü…
Kadına değer vermeyi…
Yaşama sımsıkı sarılmayı…
Tarikat ve dinci çemberiyle kuşatılmış bir Türkiye’yi değil, temel hak ve özgürlükleri…
Demokrasiyi bir yaşam biçimi olarak görmeyi…
Faili meçhul cinayetlerin bir bir aydınlatılmasını, tetikçilerin değil “büyük patron”un ortaya çıkarılmasını…
Darbecilerle hesaplaşılmasını, sivil faşizmin bir ülkeyi nasıl ele geçirdiğinin Hitler Almanyası’nı anımsayarak oturulup tartışılmasını.
***
Bir ara gazetenin bahçesine iniyorum.
Bulutlar başımın üzerinden geçiyor ve ben üşüyorum.
Cumhuriyetimizin 87. yıldönümünü…
Ben bir başka kentte kendi düşlerimi kuruyorum, yalnızlığın sesini çoğaltarak, utku aydınlığını ararken Sabri Altınel’in “Ve Gecenin İçinden Aydınlık” şiirinin dizelerinde belki de kendi kendimi avutuyorum:
“Ağlamalarla dolu evler yalnızlıklarla
Yasın ve güvercinin indiği
Çekişilen azarlanan çocuklar
Kentler yüzen adalar gibi suyun içinde
Boşlukta duran sesler soğumuş yürekler
İnsanın vakti yok artık
Bitkinin ve öfkenin vakti yok”.
***
Aşınmış sözcükler içinde geziniyorum… Çocuk gözlerindeki o yalnızlık, gençlik günlerimden kalan devrimci marşlar…
Yüreğime bir suyun inmesini bekliyorum sabah sabah!
DÜZELTME: 28 Ekim’de yayımlanan yazımda, Yıldız Teknik Üniversitesi’nde çıkan olaylar ve öğrencilerin dövülmesi, İstanbul Teknik Üniversitesi olarak çıkmıştır. İTÜ Rektörü Prof. Dr. Muhammed Şahin ve okurlardan özür dilerim. H.Ç.
Hikmet Çetinkaya
30 Ekim 2010