12 Haziran’da Türkiye’de genel seçimler yapılacak.
Böyle anlarda liderlerin toplumu vaatler yağmurunda sırılsıklam ıslattıklarını biliriz. En akla gelmez, en yapılması olanaksız söylemlerle oy avcılığı yaparlar.
1950′den beri bu tip seçim propagandalarına alışığız.
Kimi lider “ülkenin 75 cente muhtaç olduğunu” söylerdi.
Kimi de “ülkeyi imar ve inşa etmekten” söz ederdi…
2011 yılının seçim propagandası çok revnaklı geçiyor! Böyle anlarda muhalefet partiler ya halkın ilgisini çeken yolsuzlukları, 1 milyon 750 bin öğrenciyi perişan eden skandalları dile getiriyorlar ya da iktidarı ve başını siyasi adaba uymayan sözlerle eleştiriyorlar. Ama hiç kimse ülkenin asıl yaşamsal sorunlarına; örneğin, 500 milyar doları geçen iç ve dış borca, bir o kadar cari açığa nasıl çare bulunacağından söz etmiyor. Hiç kimse -ana muhalefet dahil- ülkede rayından çıkmış demokratik rejimden ve insanları umutsuzluğa iten, arayışlara sürükleyen hukuksuz, adaletsiz ve acımasız düzenden bahsetmiyor. Ya da bu sorunları çözmenin anahtarını halkına açıklamıyor. Hiç kimse Silivri’de yargısız infaza tabi tutulan tutuklular için nasıl bir düzenlemeyle adaletin hızlandırılmasına çare olacak yolları dile getirmiyor.
Tüm bunlar kimsenin aklına gelmiyor ve halk kime oy vereceğinin kararsızlığı içindeyken 2011 seçimlerinde heyecan dikkati çekmiyordu. Bereket Tayyip Erdoğan “Çıraklık, kalfalık ve sonunda ustalık” diyerek ifade ettiği 9 yıla yakın saltanatının sonunda sadece yandaşlarını zengin etmenin yollarını değil, halkı da heyecana sevk etmenin, alkışlanmanın yolunu keşfetti!
Hayalden öteye geçmeyen…
Başbakan, İstanbul Kongre Merkezi’nde, günlerdir halkı meraklandırdığı “çılgın proje”sini açıkladı.
Erdoğan, çılgın projesinin adının “Kanal İstanbul” olduğunu belirterek, “İstanbul, içinden deniz geçen iki şehre dönüşecek. Avrupa yakasında Karadeniz ile Marmara arasında bir kanal açacağız” dedi.
Ama hiç düşünmedi ki henüz hayalden öteye geçmeyen bu çılgın projenin eğer sağlam bir alt yapısı ve sağlam bir bilimsel araştırması yoksa, hayalden öte kıymet-i harbiyesi yoktur. Hele hele hukuki birtakım sakıncaları da varsa…
Montreux ne olacak?
Montreux Boğazlar Sözleşmesi, Türk boğazlarından geçiş rejimini ve boğazlar bölgesinin güvenliği işlerini düzenleyen sözleşmedir. 1936′da imzalanmış ve 1923′te Lozan Antlaşması ile birlikte imzalanan Boğazlar Sözleşmesi’nin yerine geçmiştir. “Boğazlar” genel deyimiyle belirtilen; Çanakkale Boğazı, Marmara Denizi ve Karadeniz Boğazı’ndan geçişi ve gemilerin gidiş gelişini sağlayan antlaşmadır.
22 maddeden oluşan bu sözleşme, hem Çanakkale’den hem Marmara’dan hem de Karadeniz’den geçen tüm ticari ve belli tonajlı gemilerin hem de savaş gemilerinin boğaz geçişlerini kontrol altına alarak boğazlarımızın güvenliğini Deniz Kuvvetlerimiz’ce sağlanmaktadır. Şimdi şu sorular yakında tartışmaya açılabilir.
Boğaz kanalı denilen bu sanal kanaldan geçiş bedeli nasıl alınacak?
Savaş gemilerinin geçişleri Montreux’ye göre bir şekle bağlanmıştır ve tamamen Türkiye Cumhuriyeti Ordusu’nun Deniz Kuvvetleri’nin kontrolündedir. Bu nedenle Deniz Kuvvetleri’miz bu geçişleri istedikleri gibi kontrol hakkına sahiptir. yeni kanal, Montreux antlaşması içinde mi uygulanacaktır yoksa özellikle savaş gemileri hiçbir kayda bağlı olmaksızın bu kanalı kullanma hakkına mı sahip olacaklardır? Ve daha pek çok hukuki sorular…
İnsanın aklına elbette şu sorular takılıyor. Acaba Hasdal’da bulunan Deniz Kuvvetlerimiz’in güzide subayları, neden ABD’nin ve AB’nin ortaklaşa projesi uğruna mı tutuklular? Yoksa yabancıların lehine atılan bir adımın sanal da olsa ilk provası mı yapılıyor?
Kurtul Altuğ
30 Nisan 2011
Aydınlık