Van’da çan sesi; okullar açıldı, zil sesi birbirine karıştı.
Manşetler gırla: Medeniyetler uzlaşıyor.
Okulların açıldığı gün büyük kentlerde yine trafik tıkandı.
Büyük deprem, sel gibi felaketlerde günlerce bir türlü rakam tutturamadığımız gibi yeni eğitim yılı açıldığında kaç öğrencinin okula gittiğini de bir türlü doğru dürüst saptayamıyoruz.
Bir TV’nin dün sabahki yayınında ilk öğretim çağındaki öğrenci sayısı 16 milyon, aynı saatlerde bir diğerinde 14 milyon! Her iki TV de bu ülkenin önde giden iki yayın kuruluşu.
Bir başka olgu daha gündemde. Övmeye başladık mı, ne ki sıra kötülemeye, karalamaya geldi mi tutmayın kimilerimizi, hele medyayı.
Över över göklere çıkarırız. Zaman geçer hele medya, kimileri öyle dönerler ki, kötülemekte sınır tanımazlar.
***
Darbe karşıtlığı gündeme oturduğundan beri 12 Eylül konuşulan, tartışılan bir konu, hatta sorun.
Fakat yine övmekle karalamayı, kötülemeyi birbirine karıştırdık.
Elbette askeri müdahalelerin bu ülkenin her alanında yaşama olumsuz etkilerini örnekler vererek irdelemek zorunlu bir görev.
Ama örneğin 12 Eylül’e nasıl gelindiğini, devletteki yönetim boşluğunu, anarşi ve terörü… 1970-1980 arasındaki 10 yıl yaşanmamış gibi, 12 Eylül’e veryansın etmek sağlıklı bir yol mudur?
Ha, geleceği düşünerek geçmişi irdelemek… 12 Eylül’den sonra yaşananları, askeri yönetiminin siyasal ve toplumsal hatalarını… işkenceden çeşitli baskılara uzanan süreçte olup bitenleri elbette tartışmak… yalnız 12 Eylül’ü değil, darbelerin kaba ve acımasız yüzünü göstermek, kanıtlamak için elbette zorunlu.
12 Eylül sonrası günleri bugün tartışmak, gerekirse yargılamak, geçmişle yüzleşmek elbette gerekli.
Evet, gerekli; lakin elmalarla armutları birbirine karıştırmadan… dünün bugünleri hazırlayan gerçeklerini de sergileyerek…
Örneğin siyasal İslamın genişleyip serpilmesine olanak tanıyan 12 Eylül’ü de tartışarak!
12 Eylül’ün Türkiye’yi İslamlaştırma yolundaki bu iktidarı hazırlayan olguları masaya yatırılmıyor. Şu tezata bakınız:
Bugünün İslamcıları 12 Eylül’ün mağdurları!
***
Geçen pazar Çankaya’daki AKP’li; iri yarı gazetelerden uçağına cımbızla seçip aldığı gazetecilere 12 Eylül’de gözaltına alınışını hikâye etti.
Böylece bir 12 Eylül mağdurunu daha öğrendik!
Yaşını büyüterek Hayrünnisa Hanım’la yeni evlenmiş, “çiçeği burnunda bir damat” Bay Çankaya’lı.
Kayseri’de düğün, İstanbul’da Erenköy’de bir ev kiralayıp yerleşmişler. 12 Eylül’ü namaza gittiği camide bir tanıdığından öğrenir… İlk sorusu; “sağ mı sol mu, nasıl bir şey?”
“Evi nasılsa kimse bilmez diye rahattım” diyor. Acaba neden rahat? Bir suçu, bir sorumluluğu var da evi bilmedikleri için derdest etmeye kimsenin gelemeyeceğini mi düşünüyor?
Sonra… 13 Eylül erken saatlerde çat kapı. Genç bir üsteğmen. Elinde gözaltına alınacaklar listesi. Çok da terbiyeli. Hazırlanayım demiş, eşine de yap bir kahve konuğumuza! Metris’e götürmüşler. O kadar mağdur olmuş ki; evinde telefon yok; teyzesinin evindeki telefondan yararlanarak Kayseri’ye, “Beni götürüyorlar” demek için kolaylık rica etmiş. Teğmenle yürüyerek teyze evine gitmişler.
Milli Türk Talebe Birliği’nin önde gidenlerinden olduğu için iki-üç saat gözleri kapalı sorgulamışlar. İşkence görmemiş ama işkence görenleri görmüş.
Çiçeği burnundaki damat içeride genç gelini özlüyor tabii. Hep eşini düşünmüş, bir ay!
Öyle anlatıyor ki, sanki zemzem suyu ile yıkanmış; sorgulanacak bir hareketi yok!
***
Yok mu? Heyhat! Gazete arşivleri unutmuyor!
Can Dündar tez davrandı, yazdı. Dün de Necati Doğru, Can’ın yazdıklarına köşesinde şöyle yer verdi:
“Abdullah Gül, darbeye ortam hazırlayan sağcı-solcu öğrenci çatışmasında, sağcı tarafında önde giden militanlarından biriydi. Adnan Menderes’in örtülü ödeneğinden en yüksek para desteği alan, Hazine’den geçinmeci koyu sağcı Necip Fazıl’ın militan hayranlarındandı. Solcu Sosyalist Türkiye İşçi Partisi’nin o dönem milletvekili Çetin Altan (Şimdi oğulları Abdullah Gül ile Tayyip Erdoğan hayranı), Kayseri’deki bir toplantıya geldiğinde Çetin Altan’ı ‘Kahrolsun komünizm… Rus tohumları Moskova’ya…’ diye taşlayanlar arasında Abdullah Gül de vardı. Kayseri Emniyeti’nde kayıtlı”.
***
Necati Doğru “Kardeş kavgasına nefret taşımış. Şimdi darbeci edebiyatı yapıyor” diye yazıyor ve “Kenan Evren darbesi ve onu izleyen 28 Şubat tanklı itmesi olmasaydı, ne AKP ne de Abdullah Gül Cumhurbaşkanı olacaktı. AKP’nin kendisi 12 Eylül ürünü” diyor.
Fırsat bu fırsattır, darbeler tuu kaka ve… dün dündür, bugün bugündür deyip… ellerini öpecekleri yerde darbecilerin yüzüne tükürüyorlar!
Cüneyt Arcayürek
21 Eylül 2010